Gün 1
Gece uçakta az da olsa titreşimlerle geçti. Nil boyunca akan ve kimi zaman tenhalaşan ışık yolu nehirden az biraz uzaklaşıldığında kendini hemen karanlığa bırakıyor. Ürkütücü bir karanlık. Ve bu da Mısır’ın yaşam kaynağının binlerce yıldır bu nehrin ta kendisinin olduğunun en net kanıtlarından biri.
İki saat onbeş dakika kadar süren yolculuk rahat bir inişle nihayet buluyor. Pek kalabalık yok. Ama vize için az da olsa Mısırlıların keyfini bekliyoruz. 25$ karşılığında aldığımız stikırları pasaporta yapıştırıyor ve damgalatırken de uçakta doldurduğumuz küçük kartı veriyoruz. Karta bakan yok. Sadece alıp yanlarındaki yığının üstüne koyuyorlar.
Çıkıyoruz. Gecenin bu saatinde taksicilerin eline düşmemek için 12 Euro bedele otelden transfer almıştık. Gerçi gettransfer uygulamasından 7 $’a kadar fiyat veren birileri çıksa da güvenemedim bir türlü.
Tabii Mısır’dayız ve birşeylerin ters gitme ihtimali hep var. Pek çok kişi elinde kartlarla bekliyorsa da beni bekleyen kimse yok. Sesleniyorum cevap da yok. Yardımcı olmaya çalışan birileri var ama bahşiş diye tutturacak diye sıcak bakamıyorum. E-sim çalışmayınca dededen kalan yöntemle oteli arıyorum ama açan da yok.
Aradan biraz zaman geçiyor ve sakince yürüyen bir adam Mr Muhammet diyerek otelin adını söylüyor. Tamamdır. Otel yolculuğu başlıyor.
Kağıt üzerinde yakın görünen Luksor ile havalimanı arasındaki mesafe nedense uzun geliyor gözüme. Bir köprüden geçiyoruz. Halbuki gezi notlarında tekne ile o saatte Nil’i geçmenin zor olacağını yazmıştı bazı gezginler. Ben de taksiyle sahile gel oradan tekne bul karşı kıyıya geç oradan da gecenin 2:30 ‘u gibi bir saatte sokaklarda otel arama sürecini paramla bertaraf ettiğimi düşünüyorum.
Otele varıyoruz. Pek bir fikrim o saat itibariyle yok. İki kişi gecesi 16 eurodan transfer dahil 60 euro olan ödememi yapıyorum. Hava buz gibi. Gerçi muhteşem kızkardeşler önceden Luksor’un gece ne denli soğuk olduğundan bahsetmişlerdi. Zaten onlar dışında da bu durumdan bahseden kimse yoktu. Buna rağmen hazırlıklı geldiğime inansam da sabaha kadar dondum odada.
Gün 2
Kahvaltı 7:30 ile 10 arasında denmişti gece. 7’de kalkıp toparlanıp kahvaltıya indik. Kimse yok ama çalışanlar hemen bir şeyler hazırladı.
Bir muz, çilekli yoğurt, birkaç poğaça, reçel, baklalı felafel ve sütlü kahve… Ama domates ve salatalık harika. Mısır Nil Nehri boyuna sıkıştığı o daracık alanda Türkiye kadar üretim yapabiliyor. Ve bunu da bir şeyleri katmadan başarıyorlar.
Biraz odada oyalanıyoruz ama burada durup donmanın bir anlamı yok. Luksor sokaklarına, kaosa kendimizi atacağız.
Luksor ya da Mısırlıların günümüzdeki deyimiyle El Uksur. El uksur mücevher, ziynet gibi bir anlama sahip. Ben cevahir kelimesinin Farsça olduğunu unutup Han Halili Çarşısı’nda konuşurken kullanırken hiç kimse dediklerimden bir şey anlamamış sonra açıkladığımda da “el uksur, Luksor şehri gibi” demişlerdi. Zaten İslam Orduları buraları fethettiğinde, Araplar şehrin zenginlikleri karşılığında bu ismi vermişler.
Haydi biraz daha kafa karıştıralım. Zaten bu bölgede her şey birbirine girip karman çorman olacak. Ben bile arada sırada notlarıma bakıp bu kimdi, şu neciydi diye kontrol ettim.
Öncelikle Luksor’dan bahsedilirken kullanılan eski adı Teb. Thebes ve Thebai ise alternatif versiyonları. Batı bu Yunanca telaffuzları baz alıyor. Halbuki bu şehir kurulduğunda kadim Mısırlılar “Kutsal Asanın Şehri” anlamına gelen Waset adını vermişler. Asa yöneticilerin erkinin bir simgesi. Batı kralları günümüzde bile erkini bu nesneden alıyor. Prens Charles Kral Charles olurken sünnet çocuğu gibi bir asa tutuşturuvermişlerdi eline. Biz dalga geçsek de konu buraya kadar uzanıyor.
Teb Antik Mısır’ın yönetildiği şehirlerden biri ve baş tanrı Amon’a adanmış. Ta ki Akeneton çıkıp buradaki tüm tanrıları reddedip başkenti kuzeye taşıyana dek. Sonra tek tanrı inancı yerini tekrar eski inanca bırakınca başkent buraya dönmüş. MÖ 1500 yılında 75,000 kişilik nüfusuyla bilinen dünyanın en büyük kenti imiş.
Zaman geçmiş, Mısır zayıflamış. Eski mağluplar intikam, yeni gelenler ganimet için bu topraklara yürüyüp Mısırlıların bir zamanlar başkalarına yaşattıklarını Mısırlılara yaşatmışlar. Şehir artık daha kuzeydeki daha güvenli bir yere taşınan yeni Mısır başkentlerine uzanan istila yolunda bir durak haline gelince gelişemez ve daha doğrusu yaşanamaz olmuş ve önemini kaybetmiş. Yukarıda da belirttiğim gibi Arap orduları geldiğinde de metruk bir halde, unutulmaya yüz tutmuş bir şekilde bulunmuş.
Şehir sırlarla dolu. Mesela Arapça tıp kelimesinin Thebai daha doğrusu Teb kelimesinden türediği düşünülüyor. Ben Arapça bir kelimenin zaten Arapça ya da Antik Mısır dilinde başka ve bilinen bir ismi varken Yunanca telaffuzdan alındığını anlamlandıramıyorum, daha doğrusu inanmıyorum. Fakat muhalif kesimin tezine göre, şehrin Mısır tanrılarından Imhotep şifa tanrısı olarak biliniyor ve Yunan versiyonu Asklepios. Bu bağlantı ile tıp kelimesi özdeşleştiriliyor.
Ben de bir şey ekleyeyim. Zeus’un, Hades’in,Poseydon’un asalarının üç dişi var. Hristiyanlığın kökenindeki “üçleme” kavramını bunla iliştiriyorum. Üç büyük tanrısal güç tek bir noktada birleşiyor. Aynısı şehrin sahibi Amon’un asasında da var ve herbir diş Amon, Mut ve Khons’u betimliyor. Bunlardan hepsinin şehirde tapınakları daha doğrusu o tapınaklardan izler var ama belirgin izler Amon’a ait olanlarda yani baş tanrı da.
Dönelim günümüze…
Otelin bulunduğu yer fena bir semt değil. Aradaki bina olmasa Nil’e çıkacağız gibi görünüyor. Birkaç seneye buradaki inşaatlar bittiğinde yol da yapılır ve her şey düzelir muhtemelen. Şimdilik toz, toprak eşliğinde ilerliyoruz.
Yol üzerinde güzel otel ve restoranlar yok değil. Düzgün tipli bir gençten tişört ve magnet alıyoruz. Kazık yedik ama hasar az. En azından çocuk zerrece yapışmadı mal satmak için.
Ama nehir boyu “Mısır’a hoş geldin” diyor adeta. Her adım da tekne turları ve taksiciler. “Hayır” hangi dilden söylerseniz söyleyin anladıkları, kabul ettikleri bir sözcük değil. Vursam da, kırsam da ve hatta öldürsem de tekrar dirilip o turu bana satmaya çalışmaya hem de aynı ses tonuyla devam edecek. Yapılması gereken yok saymak. Gene de düzgün olduğuna inandığım tiplerin kontaklarını da almıyor değilim. Otelin verdiği fiyatlar epeyce pahalı geldi. Ayrıca, öyle 35-40 $’a balon turları da yok söylendiği gibi.
Sahilde oturup biraz vakit geçiriyoruz. Ama sakince bir vakit geçirebilmek mümkün değil. Her an ama istisnasız her an taksi ve feluka dedikleri Nil’de gezinen tekne turlarını satmak istiyorlar. Anlıyorum, ekmek aslanın ağzında ama on saniye önce birine hayır dediysem sana evet deme imkânım, ihtimalim yok. Ama inatla, belki de şımarıkça tekliflere devam ediyorlar. Bize tur satmaya çalışan bir adam nereden karşıya geçebileceğimizi de gösteriyor.
Kalkıyoruz, karşı kıyıya geçeceğiz. İki kişi 100 EGP diyor adam. Adam başı 25 idi rakam. Başta itiraz ediyorum. Ama gidiş dönüş 50’den iki kişi 100 deyip istemeye istemeye dönüş için kullanacağımız biletlerden veriyor.
Tekneye atlıyoruz. İki katlı, iğreti bir şey. Nil’in bulanık sularını usulca yarıyoruz. Teknenin içi leş gibi. Eğer bunlara gözünüz takılmazsa manzara çok güzel. Geçeceğimiz kıyıda Luksor Tapınağı görünüyor genel hatları ile. Güzeli çirkini binalar yan yana. Tek tük caminin yanında neredeyse hemen hemen aynı sayıda kilise göze çarpmakta. Ama bunlara bakmak için gözlerimizle güverteyi taradığımızda gördüğümüz pislik anlatılamaz. Nil Nehri de keza pek farklı değil. Akla gelebilecek her şey gelemeyecek şeylerle beraber yüzmekte.
Karşı kıyıya varıyoruz nihayet. Burası ayrı bir dünya adeta. Çok güzel bir sahil yapılmış, modern bir şehir adeta. Halbuki bizim batı yakası oldukça farklı. Bizim taraf açık ara daha sessiz ve bir o kadar da geri görünüyor. Burada sahilde sıralı tekneler, Kahire’ye dek gidip gelen yolcu gemileri palamar bağlamış.
Kaleş denilen at arabaları ile gezi teklifleri insanı canından bezdiriyor. İçeri giriyoruz, saat kulesinin oradan dönüp yürüdükten sonra sapıp sahil boyunca yürüyoruz. Luksor yeni yıla hazır. Aslında Noel’e de hazırmış. “Happy new year” yazıları kadar “Merry Christmas” yazıları da göze çarpmakta süslemeler arasında. Muhtemelen batılı turistleri huzursuz etmemek için kimse bir tepki vermiyor ya da gerçekten yöre halkı birlikte yaşama kültürünü sindirmiş.
Mumyalama Müzesi de sahildeymiş. Ona girmeyeceğiz. Çaprazda Luksor Tapınağı yer almakta. Tahmin ettiğim gibi. Büyükçe bir yer. Sağdan soldan girecek bedavacılar (ben ve ruh ikizlerim) giremesin diye sıklıkla kulübeler koymuşlar. Etrafından dönüyoruz. Gireriz son gün. Bugün keşif günü. Güzel bir yapı.
Arabacılar bunaltmaya devam ediyor. Adam başı 400 egp’den iki kişi 50 egp’ye düştü fiyat. Karşılıklı inatlaşmamız devam ediyor. Üste para verseler bile gidecek değilim an itibariyle. Cuma Pazarı diye haftada bir kurulan bir pazardan bahsediyorlar. Haftada bir kuruluyor deyip götürmeyi teklif ediyorlar. Hiç duymamıştım. Benim derdim bir Pazar bulup mango vb almak. Onu da bulamadım.
El Souk yazılı turistik çarşıya giriyoruz. Renkli bir yer bekleneceği, tahmin edilebileceği gibi. Sabah sabah kazıklanmışız. Zaten tersini de düşünmüyorduk. Yok yok. Gerekli gereksiz her şey değişik kazıklama seviyelerinde, göz boyayacak indirim oranlarıyla biz turistleri beklemekte.
Dolaşıyoruz. Saatler burada su gibi akıp gider. Nefsimize hâkim olup düzgün bir yerde para bozduruyoruz. Burada şöyle bir detay var. Aynı yere daha sonra elimdeki Mısır Paund’larını iade için gittiğimde alım yaptığım işleme dair dekontu istediler. Yanımda olmadığı için de paraları almadılar. Diğer yerler de sadece dolar ve euro bozuyor ama Mısır Paund’unu almıyordu. Ben de otelde takas ettim. Bu baş ağrıtan bir durum.
Daha vaktimiz ve hepsinden önemlisi de gezecek enerjimiz var. Arabacıların dediği pazara gidelim diyoruz. Polise soruyorum ve dediği yönde ilerliyoruz. Tren istasyonuna kadar yürüdük. Burada bir daha soruyoruz bilen, duyan yok. Bari ihtiyaçları karşılayalım diyoruz. Sahilden, turistik bölgeden uzaklaşınca her şey değişti. Fiyatlar inanılmaz derecede makul buralarda. Turistiz diye yapışan, kazıklamaya çalışan da yok. Alacağımızı aldık.
Ha burada kazıklanma işi tren istasyonunda yapılıyor. Luksor’dan Asuan’a trenlerle giderseniz turist olarak minimum 30 euro gibi paralar ödemeniz gerekiyor. Ama bina güzel. Aslına bakarsanız pek çok bakımsız, elden geçmeyi bekleyen ve sonrasında harikulade görünümlerine yıllar sonra tekrar kavuşacak yapı var. Kim bilir kimlerindi…
Kös kös geri dönüyoruz. Karanlık çökmeye dolayısıyla güneş batmaya başladı. Gökyüzünde bir renk cümbüşü başladı. Solumuzda Luksor Tapınağı’ndan Karnak Tapınağına kadar uzanan Sfenksler Yolu yer almakta. Akıl dışı bir yer. Muazzam bir şey. Neredeyse üç kilometreden uzun bir yol. Elden geçirilmiş, ışıklandırılmış…
Bir köprüden geçiyoruz. Üzerinden geçerken durup kah Luksor Tapınağı’na doğru fotoğrafını çekiyorum kâh bulunduğum yerden görünmeyen ama uzandığı Karnak Tapınağı’na doğru. Işıklandırılmaya da başlamış.
Yolun kenarında hamur işi satan bir dükkâna dalıyoruz. İki kişiyi bir akşam boyu tok tutacak kadar yiyeceği sadece 1 euro kadar bir paraya denk gelen 50 egp’ye alıp tekneye geçiyoruz.
Manzara harika. Nil’in dinginliğinde gün batıyor. Antik Thebes şehrinde her sabah doğudan doğan güneş yarın tekrar doğmak üzere batıda batıyor. Efsaneye göre ruhlar ve onları ayartmak için bekleyen cinler ve iblisler de… Zaten akşamın soğukluğunun asıl nedeni de bu söylenceye göre. Bizim dilimizde de öyle değil mi. Doğum, varoluş, yaradılış doğu kelimesinden gelirken, bitiş, yok oluş, yitiş, batmak batı kelimesinden aslında yönünden gelmekte.
Otele yürüyoruz sahilden inip. Oda buz gibi. Buz gibi. Anlaştığımız taksi şoförüyle yarın için planları netleştirerek yatıyoruz erkenden. Uyuduk mu donduk mu? Bilmiyorum.

