Sabah kalktık, dinç sayılırız. Küp gibi uyumuşuz. Halbuki mutfak havalandırmasından gelen sürekli ses uyutmaz beni diyordum.
Kahvaltıya indik. Pek zengin bir kahvaltı olmasa da güne başlatır. Otel Pakistanlı doluymuş ama iş adamı kılıklı bu misafirler. Etliye sütlüye karışan yok. Biz de işimizi görüp dışarıya çıktık.
Bugünün ilk durağı El Haşemi Denizcilik Müzesi. Prenslerden birisiymiş bu abimiz ve dünyanın en büyük dov (dhow diye yazılıyor) tarzı gemisini inşa ettirmiş. Bir de bunu ücretsiz gezdiriyormuş. Gidelim dedik düştük yola.
Tam anlamıyla yola düştük. Bahreyn dün 36 dereceyken Kuveyyt 42 derece idi. Bugün 43 derece olacakmış. Şu an erken saatler diye 39 dereceymiş.
166 diye bir otobüse bindik. Gps yardımıyla ilk aktarma için durakta inip diğer duraktan 999 numaralı otobüse az biraz bir bekleyişin ardından atladık. Esmer ötesi şoför uçarcasına sürüyor. İntihar edecek gibi gaza basışlar, duraklarda durmamalar… Dua mırıldanmaktan etrafa odaklanamadım. Gerçi deniz kıyısında güzel villalar yapılmış, bunu fark edebildim.
Sonunda indik. İndik ama müzeye gitmek için 1,5 km kadar geriye doğru yürümemiz gerekiyor otoban kenarından. Çılgın çalışan klima ortamdan sonra dış dünya kötü çarptı. Yol yürü yürü bitmedi. Ama sonunda geldik.
Mekan yani müze Radisson Blu Oteli’nin yanından yürünen bir yolla ulaşılan bir yer. Başta bizi sarı sarı, farklı görüp müşteri sandılar ama otele girmeyince boş verdiler. Bense otelin ücretsiz internetine bağlanıp sömürmeyi tercih ettim.
Önde küçük bir gemicik var. Orijinal boyda bir dhov böyle olmalı sanırım. Hemen yanında da müze bölümü. Prens Haşemi denizleri seven bir adammış. Gemici düğümleri, dümenler vb müzede yer almakta. Hatta değişik boyutta tekneler de sergilenmekte. Ne oldukları, ne için kullanıldıklarını da yazmışlar. Sevdim.
Sonrasında Al Boom (El Bum) isimli deve geldik. Günümüzde bu tekne otelin bale salonu olarak da kullanılmakta. Zaten akşam da bir etkinlik olmalı ki hummalı bir koşuşturma var. Ayak altında dolanıyor gibiyiz ama beyazız ve Avrupalı yada Amerikalı yahut paralı Rus gibi görünüyor olmalıyız ki ağzını açan yok.
Bu tekne dünyanın en büyük dov tarzındaki gemisi. Bundan bahsetmiştik, bu cepte. Ayrıca dünyanın elle yapılan en büyük ahşap teknesi bu da iki. 1979 ‘da Hindistan inşa edilmiş ve 1980’deki otel açılışı sırasında da buraya yerleştirilmiş. Ama ancak 1982’de kullanıma açılmış.
Büyük bir ana gövdesi var. Uç ve kıç bölmeler çok karanlıktı ve merdiven inişleri biraz riskli idi. Değişik bir deneyim oldu ama olmazsa olmaz bir şey değildi. Hatta aracınız yoksa gereksiz bile denilebilir. Öte yandan müzenin sağında ve solunda kalan plajlar çok güzel. Hafif sisli bir görüntü vardı. Kuveyt’in gökdelenleri hayal meyal görünmekteydi. “Keşke” dedik “keşke deniz için de bir şeyler almış olsaydık yanımıza?” Almamıştık halbuki.
Dönüşe geçelim dedik. Otobüsler geçiyor ama durak yok. Sola gittik. Orada bir durak var. Adama sorduk. Otobüs geçiyormuş ama hepsi geçmiyormuş. Makul bir cevap ama “kaç numara geçiyor?” diye sorunca ona da net bir cevap veremedi. Gelen bir otobüse bindik bizi az ileride bir yerde indirdi. Artık hiçbir ortak dil yok. Kadınlar ürkekçe bakıyor bir şey diyecek olsalar bile diyemiyorlar. Erkekler tam nadan, en ufak tepki yok. Gelen her otobüsü durdurup soruyorum. Tık yok. Sonunda bir otobüs durdu, şoför de bize soruma karşılık belli belirsiz bir baş hareketi ile “tamam” der gibi bir hareket çekti.
Otobüs cehennem kadar sıcak. Çıktık üst kata. Klima vb hak getire. Manzara seyrede seyrede gidiyoruz. Uzaklardan Kuveyt Kuleleri göründü. Çok sapa bir yerde. Yürürüm merkezden diyordum ama bu güneşte gerek yok.
Şehre yaklaştıkça gökdelenlerle beraber trafik de artıyor. Belirli bir noktadan sonra ise trafik artık akmıyor. Şehir merkezine doğru trafik lambaları Arapların zihniyetiyle beraber keşmekeşe davetiye çıkartmış görünene göre.
Kuveyt bize ne ifade ediyor dersek. Saddam’ın işgali, Amerika önderliğinde bir koalisyonun karşı saldırısı. Simultane olarak CNN’den yapılan çeviriler eşliğinde gece yapılan saldırılar, patlayan bombalar. Bunun bir de Kuveyt açısından olan neredeyse bilinmeyen acılı yüzü. Onlarca insanın ülkeyi korurken Iraklılarca katledilmesi belki de denklemin en hafife alınan kısmı ama ateş düştüğü yeri yakıyor. Hem de ne yakma, kavuruyor.
Bizim açımızdan ise Kuveyt tarihimizde pek bir yer işgal etmiyor. İnternette dolaşan ve bir tarih seminerinde dolaşan “Kuveyt mi daha büyük ve güçlü; yoksa Osmanlı mı?” – Yeni Akit linkinden de izleyebileceğiniz olay. Kuveytli bir öğrenci Osmanlının mı yoksa Kuveyt’in mi büyük olduğu konusunda bir soru sorar cevabı da bu olur. “Osmanlı Devleti 36 eyalet idi ve 36 eyaletten biri Bağdat eyaletiydi. Bağdat’ta 29 sancaktan oluşmaktaydı. Bu 29 sancaktan biri de Basra Sancağı idi. Basra’da 31 kazadan oluşmaktadır. Bu kazalardan biri de şimdi Suudi Arabistan’da kalan Lahza’dır. Lahza Kazası da kendi içinde 80 köye ayrılmaktaydı. Bu 80 köyden biri Ebulhayr köyüdür. Bu köyde 15 mezradan oluşmaktaydı. İşte bu mezralardan biri de Kuveyt’ti.”
Kuveyt’i nasıl aldık kısmını bilmiyorum. Ama nasıl gitti kısmı bir İngiliz oldu bittisi. İngilizlerin meşhur Hindistan Kumpanyası burada bir ofis açar. Asker koyar, yerel beye de destek verdiğini açıklar. Buraları Osmanlı koruyamıyor bahanesi ile benzer bir kaç liman ile beraber işgal eder. İstanbul’un tepkisi gecikmez. Günümüzde yapılan kınamalar kadar etkili ve sarsıcı olmasa da “Hayrını görsünler, kumda havuç ekerler” minvalinde bir söz ile İngilizlere cevap verilir. Kuveyt de artık elden gitmiştir.
Kuveyt elden gitmiş ama trafik pek gitmemekte. Gökdelenlerin gölgesinde kalan binalarda gördüğüm tabelalar Hintlilerin burada da piyasayı elde tuttuğuna dair. Devasa gökdelenler var. Değişik şekillerde, ilginç yapılar.
Mubarakiyye Çarşısı’nın hemen girişinde iniyoruz. Burası Kuveyt’in tarihi çarşı bölgesi. Elden geçirmişler, sokakların üzerini güzelce kapatıp otantik bir Kapalıçarşı haline çevirmişler. Envai türden gereksiz şeyin bulunabileceği bir turist tuzağı olarak açmışlar. İnsan hiç bir şey yapmasa bile tüm gününü burada geçirir ve zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmaz.
Burayı sonraya bırakarak Ulu Camiye doğru ilerledik. Cuma günleri hariç her gün ziyarete açık. Muhteşem, şaşaalı bir yapı. Kuveyt’te mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Giriş sırasında hanımlara ferace veriyorlar. Su, meyve suyu, hurma girişte ikram ediliyor. İstenirse rehberli turlarla istenirse kişisel olarak gezebiliyorsunuz. Gezebiliyorsunuz dedim açıklayacağım.
Bu muhteşem cami geziliyor. Cuma bile gezmeye kapalı olsa da ibadet için geldim derseniz küçük mescitlerden birine alınıyorsunuz. Muhteşem harim kısmında topluca ibadet yapılmıyor, sadece geziliyor. Ha, namaz kılsanız kimse bir şey demez sanmıyorum ama bir imam önderliğinde namaz kılınmıyor. Emir’in Odası denilen bir kısım var. Bu oda da oldukça güzel bir yer.
Buradan çıktık. Ulusal Müze’ye gideceğiz. Güneş artık kırılmaya başlamış. Sief Sarayı’na yöneliyoruz. Burası sahildeki yönetim binalarının olduğu bir yapılar silsilesi. Kapanmış giremiyoruz. Gerçi kapıdaki görevli bize verdiği tepkiyi işgale gelen Iraklılara gösterseydi daha etkili olabilmiş. İçeri alınmadık. Muhtemelen saati geçirdik, turistlerin sağa sola girmesini engelleyecek kimse kalmadı ama bir müslümanın selamına bu tarz bir tepki verilmesi bana ilginç geldi.
Müzeye doğru gittik. Yol üzerinde Sadu Evi var. Burası şehrin önde gelen tacir ailesi Sadu ailesi tarafından yaptırılmış. Günümüzde ise geleneksel bir Kuveyt evi nasıl olur sorusunun cevabını alabileceğiniz ve içeride el emeği göz nuru ürünler yapan kadınların ürettikleri nesneleri izleyebileceğiniz bir bina olarak işletilmekte. Buraya da girdik. Çok bir numarası yok. Girenlere jest olarak bademli hurma veriyorlar, çok lezizdi. Yanında da Arap Kahvesi. Sertti.
Nihayet müzeye geldik. Giriş ücretsiz. Kapıda bir nöbetçi gişede de birkaç kız durmakta. Alışılmadık bir çiftten İslami bir selam almak ve benim bir kaç Arapça cümle kurma çabam hoşlarına gitmiş olmalı ki yüzleri açıldı. Hatta planetaryum kısmı neredeyse açılıyormuş önce ona koşun dediler, demekle kalmayıp sonradan Güney Sudanlı olduğunu öğrendiğimiz bir arkadaşı da yanımıza kattılar eşlik etmesi için.
Planetaryuma girdik. İlk kat uzay resimleri vb. Sarmal bir koridor bizi fark ettirmeden üst kattaki oval salona ulaştırdı. Bir koltuğa kurulduk, kısa sürede oda doldu ve ışıklar söndü. Tüm tavan bir ekrana dönüştü ve başta Amerikalılarca yapılan belgesel Arapça giriş yaptı ve ansızın İngilizceye döndü. Koltuklar, zemin görüntülere göre oynamakta, hareket etmekte. Pek bir şey anlamadım. Oda soğuktu, normal bir sıcaklıkta olsa uyuyabilirdim de. Güzel bir deneyim oldu.
Müze kısmına döndük. Ana giriş katında pek bir numara yok. 1950’lerde Danimarkalı bir ekip müzenin tohumlarını atmış diyebiliriz. Genç bir müze. Birkaç fosil, geçmişten gelen bir iki taş parçası. Taş parçası diyorum çünkü direkt bakıldığında pek bir şey anlamak mümkün değil. Öte yandan burada da Yunandan kalan bir kültürün silik de olsa izleri bulunmakta. Birkaç tane güzel parçayı da anmadan geçmemeli.
Diğer salonlar ise etnografik öğeler ağırlıklı. Kuveyt’teki yaşamın sergilendiği, betimlendiği yerler. Bizdeki şehir müzelerini andırıyor bu kısım.
Müzenin üst katı ise tam bir komedi. Burada emirlerden biri çocukluk eşyalarını, okul araç gereçlerini sergilensin diye bırakmış. Flüt, cetvel, ders kitapları, kalem kutuları, duvarlarda çeşitli posterler. Pek bir şey anlamadım.
Alttaki asma katta bir sergi açılışı gibi bir şey vardı. Kuveyt’te bir kültür etkinliği içerisindeymişiz. Fotoğraf çektirtmediler. Burada “yasak” olan bir şey için uyarılar size çok saçma sapan hareketlerle yapılıyor. Bir adım ötesi “fotoğraf çekme lan a.k çocuğu” gibi bir şey olmalı. Bu tepkiyi aldığınızda da inat edip yapmaya çalışıyorsunuz. Tam da benim yaptığım gibi.
Müze buz gibiydi. Neyse ki tuvaletler tertemizdi.
Müzeden ayrıldık, hava kararmış. Planetaryum ve müzenin dondurucu soğuğundan sonra can simidi gibi geldi. Mubarekiyye Çarşısı’na yöneldik tekrar. Şunu da söyleyeyim, arada, derede onca yüksek yapının arasında geçmişten kalan küçük küçük bir, iki cami var. Gözden kaçmamalı.
Gökdelenler ışıklandırılmış, harika olmuş. Keza çarşı da gecenin karanlığında ışıl ışıl, cıvıl cıvıl. Ana baba günü. Restoranlar tamamen dolu. Fiyatlar böyle bir yere göre makul. Magnet vb gibi hediyelikçiler de açılmış. Yemek işini durağın karşısındaki Mc Donalds’da aradan çıkarıp otele giden otobüse atlıyoruz.
Magnet yok. Fervaniyedeki mekanları dolaşıyoruz. Magnet dediğimizden pek bir şey anlayan yok. İnsanlar bize magnet bulmak için seferber oldu. Sadece nazikçe rica edip konuşmuştuk. Neyse ki Hintli bir genç bir şey buluyor. Bunun arkasına mıknatısı yapıştırdım mı magnetin kralı olacak. “Kaç para?” diyorum “hediye” diyor. Fervaniye’deki bu güzel insanlar aklımızda ve kalbimizde kendileri gibi güzel bir anı olacak hep yaşayacaklar.
Otele girdik, zaman öldürdük epeyce. Sonra otelin servisiyle havalimanı girişine kadar götürüldük. Otelin oradan belediye otobüsleri var ama sabahta Haşimi Müzesi’ne giden otobüslerde başımıza geleni anlatmıştım. Benzerini hele uçağa doğru giderken gece karanlığında yaşamak hiç istemezdim.
Kuveyt Havalimanı kaosun ta kendisi. Araç bizi bıraktı, vedalaştık. Eminönü alt geçidine girermiş gibi bir ortamdan giriş yaptık. Herkes her yöne koşturuyor ama kim ne yapıyor anlayamadım. Check in için ilgisiz bir sıraya girdik ama işimizi hallettik. Ardından hiç ilerlemeyen bir sırada bekledik ve bir anda çıkışta bulduk kendimizi. Sırt çantamın içine bakmadılar ama tarttılar. Sonrasında da bir şey demeden saldılar.
Geziyi özetlersek Bahreyn ve Kuveyt pek bir şey vaat etmiyor. Şu kadar ülke gördüm, bu kadar şehir gezdim diye sayaçla gezen gezginler için ucuz bir bilet yakaladıklarında gidilebilir ülkeler. Onun dışında Bahreyn eğer şehrin kalesi ve gömü alanlarını da gezeceğim denizinden de istifade edeceğim denilirse +1 gün ekl

